28 Ağustos 2008 Perşembe

SANAL KISMET AÇMA ZİNCİRİ(YMİŞ)

"Sanal kısmet açma zincirine hoş geldiniz!!!!!!!!

Öyle birini bulunki ;Size içten bir şekilde güzel olduğunuzu söyleyen;Telefonu suratınıza kapadığınızda sizi geri arayan ; Sizin uykuya dalmanızı seyretmek için uyumayan;Sizi alnınızdan öpen; Size en zor anlarınızda,sizi bulutların üstünde çıkarmak isteyen; Arkadaşlarının önünde elini tutan; Öyle birini bekleyin ki; Size durmadan size sahip olduğu için kendini şanslı saydığını veya ne kadar önemsediğini hatırlatan; Arkadaşlarıma dönüp 'aradığım o.....' diyen.....Eğer bunu açtıysanız bunu geri yollamalısınız yoksa hayatınız boyunca kötü Şansa mahkum olacaksınız.Bu geceyarısı gerçek aşkınız sizi farkedecek.....Yarın 1:42 civarı başınıza güzel birşey gelecek; bu heryerde olabilir.Yani hayatınızın en büyük şokuna hazır olun.Eğer bu zinciri kırarsanız, hayatınızın en önemli döneminde aşkınızla ilişkinizde problemler çıkmak üzere lanetleneceksiniz.Bu zinciri sürdürebilmek için 15 dakika içinde 15 kişiye yollayın. "

Az önce mailbox'ıma bir arkadaşım tarafından durumun vehametini göstermek niyetiyle yollanan bir mail bu. Bu tarz zincir modelli mailler hepimizin mailbox'ını en az bir kez ziyaret etmiştir buna eminim. Ama bu seferki gerçekten özellikle konusuyla beni çok ama çok sinirlendirdi. Sahi bu nedir arkadaşlar? Biz napıyoruz, her şey bitti de, hiç uğraşacak işimiz gücümüz yok da bunlarla mı vakit kaybediyoruz? Yoksa biri bizle ciddi anlamda dalga mı geçiyor, biri bana anlatabilir mi???

Not: Ha bu arada bu maili saadet zincirine uymayarak kimseye yollamadığım gibi bir de üstüne üstlük burada yazma ve eleştirme gafletinde bulundum. Sanırım bundan sonra ben lanetlenip evde kaldım :((

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Çocuğunuza Sahip Olun !

Alaaddin'in sinirli ablası olarak ekibe katıldım ya,aynı gün yazmaya başladım.Hadi hayırlısı.Demek ki çok doluyum : )

Gerçekten de sinirlendiğim o kadar çok şey var ki şu hayatta,hangisini yazacağımı,hangisinden başlayacağımı bilemedim resmen..Sinirli deyince de sakın şöyle zannedilmesin ha..Huysuz,durduk yerde herkese çatan,haksızlık yapan..Değil !! Tam tersi,tamamen tersi hatta.
Bendeniz kendi halinde,kimseye zararı olmayan,insan haklarına son derece önem veren ve insanları sevmeye çalışan iyi niyetli biriyim.Keşke öyle olmasaydım.
Neden?
Böyle zararsız insanların daha beter üstüne geliyorlar ''Ses çıkarmaz'' diye de ondan.Daha Türkçesi ''İnsan olduğuna pişman ediyorlar'' diyebiliriz.
Aklıma geldikçe sinirlendiğim olayları,başrol oyuncularını yazmaya çalışacağım buraya elbette.

Şu an için aklıma gelen: Annesi tarafından ilgilenilmeyen çocuklar...
Iyyk..Hiç sevmediğim bir durumdur. Hatun kişi tutar elinden çocuğunun ya da çocuklarının,arkadaş ziyareti olarak size gelir.Daha doğrusu kurban olarak sizi seçmiştir.Çünkü elindeki canavarlar için yeterli oyun alanı,lunapark benzeri yerler bulunamamış olduğundan siz ve eviniz merkez üssü olarak seçilmiştir.
Daha kapıdan girer girmez ''Savulun lan!''dercesine annesinin elinden kurtulup doğru hedeflediği''mutfak''ya da ''banyo''veya bilgisayarın bulunduğu odaya doğru uçmuşlardır bile.
Ya çocuktur tabii.Ses çıkarmazsan uçar da göçer de..Bu arada dönüp annemize bakıyoruz: Gayet mutlu..Yuhh yani !!
Mecbur muyum ben be kadın senin çocuklarına evimi tarumar ettirmeye ? Mesut mutlu yılışacağına,bana ayıp olmasın diye bari ufacık bir tembihte bulunsana !

''Bir dahaki gelişine kabul etmemeliyim bu kadını!''diye her seferinde yüz kere aklımdan geçse de yine kurbanı olurum böyle gafil avlanarak..
Koltuğa kurulan hanımefendi artık sizden hizmet beklemektedir bir de. Çaylar,tatlılar,tuzlular,ikramlar..Saçtıkları güzellik öylesine parıltılı ki kesinlikle şahane ağırlamalı bunları !
Bizde de çocuk var ya.Böyle ziyaretlerde hayatımda bir kez bile ben demeden yanımdan kalktığını görmedim. Terbiye etmeyle ilgili olduğu kesin,hatta yüzde yüz.
En çok da bu yüzden kızıyorum ya. Lütfen çocuklara biraz tembih ve telkin. Onların fazla bir suçu yok. Suç sizde,rahatlığınızda,sorumsuzluğunuzda.
Böyle vurdumduymaz annelere (!) çok sinirleniyor ve şiddetle kınıyorum.

24 Ağustos 2008 Pazar

Falcı

http://photos-h.ak.facebook.com/photos-ak-sctm/v43/215/16340935175/app_3_16340935175_1904.gif




''Fal'a inanma Falsız da kalma'' derler...

Eğer hayatım da bir yakışıklı varsa her içtiğim kahve fincanını kapatır,
fal bakmayı bilmeyene bile fal baktırmaya çalışırım.

Belki,arkadaşlar bu huyuma çok sinir oluyorlardır.
Kim bilir?
Gerçi anlıyorum artık ziyaretlerine gittiğim de ya da bize geldiklerin de ''Nescafe içelim mi'' diyorlar. Ben de şakayla karışık,''olur,falıma bakıcaksan''diyorum.

Fal bakma ya da baktırmanın da ötesin de daha fincanı açar açmaz;

''kızzz,senin çok fena için kararmış,göz yaşın var''
vs. şeklin de olumsuz ve üzücü yorumlar yapan falcılara sinir oluyorum.

Maksat muhabbet be yaw,bırak ağzın dan bal damlasın...

Kasma beni!

Bir de sağlam sallayanlar vardır,
öyle kötü şeyler söylerler ki anın da bir telefon açıp bırakasınız gelir sevgilinizi.

Falcıların,Fal bakanların kötü yorumlarına sinir oluyorum.

Fal bu sonuçta anlat tatlı tatlı gönüller hoş olsun,dimi?

RoyalRojana__M__







12 Ağustos 2008 Salı

BOŞLUK DOLDURMACA

İngilizce dersini pek sevmezdim, yalan yok. Zorunlu olarak okutulduğu için mi (zorla yaptırılan hiçbir şeyden hazzedilmez ne de olsa), sanki türkçesini bir çırpıda çözüvermişim gibi matematikle fen dersinin de İngilizce olarak okutulmasından mı, kendi dilime daha doğru dürüst hakim değilken neredeyse Türkçe dersi kadar, hatta daha bile fazla, İngilizce dersinin olmasından mı bilmiyorum, belki de hepsinden bir parça vardı bu sev(e)memenin içeriğinde. Hele “fiil in the blanks” denen boşluk doldurma olayı vardı ki, hani yazılıların vazgeçilmez ve de en fazla puan getiren bölümlerinden biriydi ve hatta İngilizce seviyen bir süre sonra bu boşlukları ne kadar doğru kelimeyle ve ne hızda doldurduğunla ölçülüyor olurdu, işte kendimi o nokta nokta ile gösterilen boşlukları doldururken hep, tam tersi eksiliyormuş gibi hissederdim. Sahi neden ben, bana ait olmayan, benden çıkmayan, anlamını bile çoğu zaman tam olarak kavrayamadığım bir kelimeler topluluğunda “tamamlayan” olmak zorundaydım ki...

Bugünlerde sık sık o zamanlara geri dönmüş gibi hissediyorum kendimi. İşyerinde, evde, arkadaşlarımın arasında, yaşamaya çalıştığım bu hayatın içinde, yaşamayı düşlediğim diğer hayatın peşinde “fiil in the blanks”lerin o nokta nokta kısımlarına, ama doğru ama yanlış yazılmış kelimeler gibiyim. Kimi zaman gizli bile ol(a)mayan bir özne, bazen zamanı belirsiz bir yüklem ya da bir anda kimi neye bağladığı meçhul bir bağlaç oluveriyorum ve hep birilerini, bir şeyleri, bir yerleri, eksik kalan cümleleri, yarım bırakılan işleri tamamlayıp, hep birinin, bir şeyin, bir yerin, bir cümlenin, bir işin doğrusunu sağlamaya çalışıyorum.

Kendi hayatımı yaşamaktan ziyade, başka hayatların telafisi gibiyim. Sanki hayat denen yap-boz oyununda eksik olan tek parça benim elimdeymiş gibi, sürekli başka yaşamları tamamlamam, açıklarını kapatmam, eksiklerini gidermem, söylenmeyenleri söylemem bekleniyor benden. Kafamdaki her bir düşüncenin, yapacağım her bir hareketin, ağzımdan çıkacak herhangi bir kelimenin bile, sanki benimle hiçbir ilgisi yokmuşcasına, bana ait değilmişcesine, dolduracağı, ekleneceği, tamamlayacağı bir başka yer çoktan hazırmış da o düşünce sadece beynimde doğmayı, o hareket organlarımca tanımlanmayı ve o kelime sadece ağzımdan çıkmayı bekliyor.

Oysa ben daha kendi hayatımı tanıyamadan, zaman o telaşlı elleriyle kendimle arama her gün aşılması biraz daha zorlaşan bir set koyuyor. Ve ben birilerini, bir şeyleri, bir yerleri tamamlamaya çalışırken, gitgide kendimden uzaklaşıyorum. Yavaş yavaş eksildiğimi hissediyorum, kendimden parçalar kaybediyorum her seferinde, içimdeki boşluk gitgide büyüyor. Kendi hayatıma geç kalıyorum göz göre göre ve zaman ellerimden kayıp gidiyor.

Ne yapmam gerek bilmiyorum. Aslında bilmediğim o kadar çok şey var ki. Oysa hatırlıyorum da, tam olarak bilmesem de, sevmesem ve kendimi hep eksilmiş hissetsem de, okul zamanlarında “fiil in the blanks”lerden hep geçer not alırdım. Geçen onca zamana rağmen elimde kalanlarla tekrar niyetlensem, kendi hayatıma sahip çıkmayı denesem tekrar, içimde ne var ne yok şöyle bir silkelensem...

Hayat da bir okul derler ya hani, sevmesem bile İngilizceyi, kırık notlarıma inat, sahi benim içimdeki boşlukları da doldurur mu şimdi...

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Birer Birer

Şimdi birer birer çekilir gönüller,
Birer birer geceyi örterek üzerlerine,
Birer birer düşlere giderler,
Birer birer yıldızları dökeriz üzerlerine,
Birer birer gider gönüller,
Birer birer umuttur hepsi
Birer birer tükenen.
Birer birer dağılır şimdi,
Birer birer gider yolcular,
Birer birer gelirler sonra,
Birer dosttur, birer sığınak,
Birer birer bekleriz.
Birer birer...

12/08/08-01:12-Rize...

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Kalanlar Yarım!

Bak şimdi yarım bıraktık gene! "Kalk" dediler sofradan, "acil birşey var!" Kalktık ve çay yarım kaldı, ekmek yarım! Uykudaydık, uyandırdılar! Uyku yarım kaldı ve düşler yarım! Tuvalette sigara içiyorduk, sinirlice vurdu birisi kapıyı! Keyfimiz yarım kaldı!Sigaranın en keyifli yerinde otobüs geldi, sigaramız yarım kaldı!

Gecenin en güzel yerinde uykum geldi! Gece yarım kaldı! Yarım bir elma verdiler, yedim birazını, kapı çaldı gelen misafir! Bak elma yarım kaldı! Zaten yarımdı hepten yarım kaldı! Tam yazıyordum ne güzel! Elektirikler kesildi! Güzel kelimeler yarım kaldı! Aldın gittin kalbimi, bak şimdi yarım kaldım...

Yarımşar ekmekten iki döner ısmarladım, param bitmiş, tokluğum yarım kaldı! Yarım saat bekledim güneşin doğmasını, bulut geldi günüm yarım kaldı! Yarım gün tatilim vardı, işe geç kaldım, günüm yarım kaldı! Çorabımın teki yok, sigara bende de, çakmağı bulamadım! Televizyonu açacağım, kumanda yok! Bak boş zaman da yarım kaldı!

Resim çizeyim dedim, kalem kırıldı, şarkı söyleyeyim dedim sesim kısıldı! Susadım su içiyordum bardak kırıldı! Balon aldım havası söndü! Parka gittim yer yoktu! Çocuk oldum hiç gülmedim! Çocukluğum yarım kaldı! Bahçede türlü çiçek var, birisini kopardım, çok hoşuma gitti ama, diğerleri yanlız kaldı! Bak bu kez yarı kalmadılar, yanlız kaldılar! Aslında; ha yanlız kaldı, ha yarım kaldı! Kalanlar yarım...

7 Ağustos 2008 Perşembe

HP REZALETİ !

Yaklaşık 2 aydır neredeyse ruh hastası olmama sebep olmuş bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ben çok uzun yıllardır saplantı halinde HP kullanıyorum, ne alırsam HP alıyorum. Bunun birinci sebebi ise, artık bilmiyorum şanstan mıdır, hiçbir şekilde en ufak bir problem yaşamamış olmamdı. Yani 2 ay öncesine kadar teknik servis yüzü görmemiş bir tüketiciyim :-) Etrafımda herkesi de şimdiye dek HP almaya teşvik ettim. Yoğun ısrarlara karşın özellikle dizüstü bilgisayar konusunda Toshiba’ya geçmedim, geçemedim, nasıl bağlı bir müşteriysem artık :-)

Gelelim konumuza. Benim emektar 4 yıllık HP dizüstü bilgisayarın hafızasını artırmaya yani RAM taktırmaya karar verdim. Bir iş nedeniyle yurtdışında olduğum için Hp Türkiye’yi arayarak bulunduğum yerin yetkili servisinin bilgilerini aldım. Ve macera işte bu anda başladı.

Bilgisayarı servise verdim, bir gün sonra gelip almamı istediler. Hazır elleri değmişken bir de format da atmalarını rica ettim. Ertesi gün almaya vaktim olmadığından servise eşimi gönderdim. Servise girdiğinde iki genç bilgisayarda oyun oynuyormuş, eşime binbir oflama puflama ile bilgisayarının hangisi olduğunu sormuşlar. O da sinirlenmiş, elindeki kağıdı vermiş. İki genç uzun zaman bilgisayarı aramış, sonunda çantasıyla birlikte yaklaşık on tane bilgisayarın altına atılmış şekilde bulmuşlar ve olayı hatırladıklarını ancak bakmaya vakitlerinin olmadığını, ancak 2-3 gün sonra bakabileceklerini, baksalar bile ellerinde RAM olmadığını, sipariş verseler uzun zamanda geleceğini ve bunun da yaklaşık 120 dolardan fazlaya patlayacağını, çok yoğun (!) olduklarını belirtmişler. Eşim de sinirlenmiş, bilgisayarı aldığı gibi çıkmış.

Yol üstünde gördüğü ilk bilgisayarcıya girerek, Ram taktırmak istediğini söylemiş, oradaki genç çantayı bir açmış, bir de ne görsünler, DVD kapağı kırık ve kapanmıyor, içinde de kırık plastik parçalar dolu !. Bunun üzerine Hp servisini aramış ama sorumluluğu kimse üzerine almayınca, eşim lanet ederek konuyu bıraktı ve o bilgisayarcıda RAM’i taktırarak eve geldi. Ben de bu konuyu bir hayli kafaya taktım, derdim yeni Dvd falan da değildi, derdim hatalıların en azından bir özür dilemesiydi ve bu kadar güvendiğim HP imajının bu tip insanlarca yıkılmasını önlemekti. Gönüllü HP elçisi olmak benim neyimeyse?! Oturdum konuyu hem Amerika hem de Türkiye HP’ye yazdım, anlattım. HP Türkiye beni birkaç defa aradı ancak hala bir sonuca ulaşılamadı.

Bununla yetinmeyerek, bulunduğum ülkenin Hp genel merkezine ulaştım. Teknik servislerin kalitesi ve hizmeti onların sorumluluğunda.Burada yetkili kişiden aldığım cevap şu oldu: “Teknik servisin hataları veya onların iyi hizmet vermesi bizi ilgilendirmez, onları kontrol etme veya uyarma işi de bizimle alakalı değil.” !

Bundan çok kısa bir süre sonra (1 hafta kadar) bilgisayar durduk yerde ısınmaya, kapanıp açılmamaya başladı. Biz de elimiz mecbur, denize düşen yılana sarılır hesabı, burada bu konuda herhangi bir uzman bulunmadığı için, düştük yine HP yetkili servis yollarına. Aldılar baktılar, ana kartı yanmış, 650 dolarcık gerekiyor dediler. Fakat bilgisayar arada kendi kendine açılıyor, kullanılabiliyor, yani sanki anakart arızası değil de chipset veya güç kaynağı ile ilgili bir şeymiş gibi duruyor. Fakat bunu onlara anlatmak güç çünkü kolay olanı alıp yenisini koymak ne de olsa ! Ve ayrıca onlara ilk götürdüğümde DVD kapağını kırmışlardı, don lastiğiyle tutturmuş dolaşıyordum kapağı ve şimdi bunların bilgisayarı açıp orasını burasını da daha önce kurcalamamış olduklarından nasıl emin olabilirdim ki? El değmemiş kızoğlankız bilgisayarım pert oldu çıktı !

Bunun üzerine ben oturdum Hp ye yeni bir yazı yazdım ve Hp servisi nedeniyle, sapasağlam bilgisayarıma Ram taktırma sevdamla, elimdeki bilgisayardan da olduğumu anlattım ve muhtemelen büyük olmayan arızasının Türkiye HP tarafından tamir edilmesini istedim. Bilgisayarı TR’ye götürecek birini de buldum. Ayrıca zaten yeni bilgisayar da almak istediğim için bir HP DV6760 siparişimi de aynı kişiye verdim. Ama HP’den bir telefon geldi ve kendilerinin kesinlikle ücretsiz olarak eski bilgisayarımı onaramayacaklarını belirttiler. Bu noktaya kadar hala insan hatalarının bir markaya zarar vermesine izin vermemeyi düşünüyordum. Yeni bilgisayarımı da 2500 YTL vererek almak üzereydim tam da. Tek istediğim eskisinin en azından tamir edilerek biraz gönlümün alınması idi. Ücretsiz tamir edemeyeceklerse bile, en azından bana jest yapıp birkaç kuruş indirim yaparlar da gönlümü alırlar belki demiştim. Ama HP için kendi hatalarına rağmen müşteri bağlılığının devamının bir önemi olmadığını görünce de, derhal sipariş verdiğim arkadaşımı aradım, bana Hp değil, taş gibi en iyisinden bir Toshiba almasını istedim, kaça mal olursa olsun. Bunu yaptığımı HP'ye de yazdım, Toshiba aldığımı söyleyip teşekkür (!) ettim, ama cevap veren dahi çıkmadı. Nitekim bugün yeni Toshiba bilgisayarım alındı, birkaç gün içerisinde elime geçecek.

O kadar problem yaşamama rağmen, ne olursa olsun yine marka alışkanlığımı değiştirmeye niyetim yoktu. Ta ki Hp bana son darbeyi vurana kadar. Internetten şöyle bir araştırdığımda, Hp mağdurlarının bir çok site açtığını, bir çok forumda yazılar yazdıklarını gördüm.

Bildiğiniz gibi Dell de çok iyi bir markadır. Dell’in daha ucuz olmasının tek sebebi yedek parça maliyetinin olmamasıdır. Yani teknik servisler, kurumsal müşterileri dışında yedek parça stoğu bulundurmazlar. Sizin bir arızanız olduğunda yurtdışına sipariş verilir, bu sipariş ortalama 3 haftada gelir. Teknik servis ve distribütörlerin yedek parça stoklama durumu olmadığı için de, bu maliyetin düşülmesiyle bilgisayarın da tüm dünyada fiyatı düşer.

Hp’nin de yedek parça bulundurmadığını ben bu maceramla öğrenmiş bulunuyorum.

Kıssadan hisse, hiç kimseye kesinlikle HP önermiyorum. Her şey alana kadar, aldıktan sonra rezillik diz boyuna çıkıyor. Dizüstü bilgisayar deyince, kesinlikle notebook’un tankı denilen Toshiba’dan şaşmamak lazımmış, bu da benim kulağıma küpe olsun. Nitekim yeni bilgisayarımı sipariş vermeden önce bilimum bilgisayar satıcılarını telefonla aradım ve hepsinin de ilginç bir şekilde benimle aynı fikirde olduğunu ve Toshiba’yı tercih etmem gerektiğini önerdiklerini gördüm. Ne oldu, aslında HP görünüşte bir tek müşteri kaybetti gibi görünüyor ama işin aslı öyle değil. Ben de bilişim sektöründenim ve tanıdığım tüm firmalar bir şey alırken bana da fikir sorarlar. Elbette artık ben de gerek Internet vasıtasıyla gerekse sözle bu olayı herkese duyuracağım. Tüketici haklarını, müşteri hizmetlerinin gerçek anlamını onlar öğrenene dek de bu işin peşini bırakmayacağım. Internette gördüğüm kadarıyla tek mağdur ben de değilmişim Ve artık HP’den bir şey de istemiyorum, zaten yeni Toshiba’mı aldım, çok mutluyum ve eski HP bilgisayarımı da memlekete dönünce normal bir bilgisayarcıya tamir ettirmeye çalışacağım. Düzelirse düzelir, düzelmezse atarım gider.

Bu hareketleri nedeniyle HP’yi kınıyorum ve bundan sonra HP kullanmaya da, tavsiye etmeye de sonsuz kadar tövbe ediyorum ! Ve aşağıdaki linklerde de görebileceğiniz gibi Hp Mağdurları için site bile açıldığını ve yalnız olmadığımı, hatta benim yaşadıklarımın aşağıda yaşananların yanında neredeyse bir hiç olduğunu görüyorum :

http://pavilionmagdurlari.blogspot.com/

http://www.cisday.org/2006/10/16/hp-hakkinda-birseyler/

http://www.harmankaya.org/yazi-97-HP-Ile-Sonunda-Mahkemelik-Olacagim.html

http://kimliksiz.org/kimliksizsiniz/index.php?view=article&catid=40%3Aguendem&id=149%3Ahp-madurlar&option=com_content&Itemid=53

http://forum.donanimhaber.com/m_18707810/tm.htm