İngilizce dersini pek sevmezdim, yalan yok. Zorunlu olarak okutulduğu için mi (zorla yaptırılan hiçbir şeyden hazzedilmez ne de olsa), sanki türkçesini bir çırpıda çözüvermişim gibi matematikle fen dersinin de İngilizce olarak okutulmasından mı, kendi dilime daha doğru dürüst hakim değilken neredeyse Türkçe dersi kadar, hatta daha bile fazla, İngilizce dersinin olmasından mı bilmiyorum, belki de hepsinden bir parça vardı bu sev(e)memenin içeriğinde. Hele “fiil in the blanks” denen boşluk doldurma olayı vardı ki, hani yazılıların vazgeçilmez ve de en fazla puan getiren bölümlerinden biriydi ve hatta İngilizce seviyen bir süre sonra bu boşlukları ne kadar doğru kelimeyle ve ne hızda doldurduğunla ölçülüyor olurdu, işte kendimi o nokta nokta ile gösterilen boşlukları doldururken hep, tam tersi eksiliyormuş gibi hissederdim. Sahi neden ben, bana ait olmayan, benden çıkmayan, anlamını bile çoğu zaman tam olarak kavrayamadığım bir kelimeler topluluğunda “tamamlayan” olmak zorundaydım ki...
Bugünlerde sık sık o zamanlara geri dönmüş gibi hissediyorum kendimi. İşyerinde, evde, arkadaşlarımın arasında, yaşamaya çalıştığım bu hayatın içinde, yaşamayı düşlediğim diğer hayatın peşinde “fiil in the blanks”lerin o nokta nokta kısımlarına, ama doğru ama yanlış yazılmış kelimeler gibiyim. Kimi zaman gizli bile ol(a)mayan bir özne, bazen zamanı belirsiz bir yüklem ya da bir anda kimi neye bağladığı meçhul bir bağlaç oluveriyorum ve hep birilerini, bir şeyleri, bir yerleri, eksik kalan cümleleri, yarım bırakılan işleri tamamlayıp, hep birinin, bir şeyin, bir yerin, bir cümlenin, bir işin doğrusunu sağlamaya çalışıyorum.
Kendi hayatımı yaşamaktan ziyade, başka hayatların telafisi gibiyim. Sanki hayat denen yap-boz oyununda eksik olan tek parça benim elimdeymiş gibi, sürekli başka yaşamları tamamlamam, açıklarını kapatmam, eksiklerini gidermem, söylenmeyenleri söylemem bekleniyor benden. Kafamdaki her bir düşüncenin, yapacağım her bir hareketin, ağzımdan çıkacak herhangi bir kelimenin bile, sanki benimle hiçbir ilgisi yokmuşcasına, bana ait değilmişcesine, dolduracağı, ekleneceği, tamamlayacağı bir başka yer çoktan hazırmış da o düşünce sadece beynimde doğmayı, o hareket organlarımca tanımlanmayı ve o kelime sadece ağzımdan çıkmayı bekliyor.
Oysa ben daha kendi hayatımı tanıyamadan, zaman o telaşlı elleriyle kendimle arama her gün aşılması biraz daha zorlaşan bir set koyuyor. Ve ben birilerini, bir şeyleri, bir yerleri tamamlamaya çalışırken, gitgide kendimden uzaklaşıyorum. Yavaş yavaş eksildiğimi hissediyorum, kendimden parçalar kaybediyorum her seferinde, içimdeki boşluk gitgide büyüyor. Kendi hayatıma geç kalıyorum göz göre göre ve zaman ellerimden kayıp gidiyor.
Ne yapmam gerek bilmiyorum. Aslında bilmediğim o kadar çok şey var ki. Oysa hatırlıyorum da, tam olarak bilmesem de, sevmesem ve kendimi hep eksilmiş hissetsem de, okul zamanlarında “fiil in the blanks”lerden hep geçer not alırdım. Geçen onca zamana rağmen elimde kalanlarla tekrar niyetlensem, kendi hayatıma sahip çıkmayı denesem tekrar, içimde ne var ne yok şöyle bir silkelensem...
Hayat da bir okul derler ya hani, sevmesem bile İngilizceyi, kırık notlarıma inat, sahi benim içimdeki boşlukları da doldurur mu şimdi...
12 Ağustos 2008 Salı
BOŞLUK DOLDURMACA
Etiketler:
beenmaya,
boşluk doldurma,
hayat,
kırmızı günlük,
tamamlayan,
yaşam,
Zaman
11 Ağustos 2008 Pazartesi
Birer Birer
Şimdi birer birer çekilir gönüller,
Birer birer geceyi örterek üzerlerine,
Birer birer düşlere giderler,
Birer birer yıldızları dökeriz üzerlerine,
Birer birer gider gönüller,
Birer birer umuttur hepsi
Birer birer tükenen.
Birer birer dağılır şimdi,
Birer birer gider yolcular,
Birer birer gelirler sonra,
Birer dosttur, birer sığınak,
Birer birer bekleriz.
Birer birer...
12/08/08-01:12-Rize...
Birer birer geceyi örterek üzerlerine,
Birer birer düşlere giderler,
Birer birer yıldızları dökeriz üzerlerine,
Birer birer gider gönüller,
Birer birer umuttur hepsi
Birer birer tükenen.
Birer birer dağılır şimdi,
Birer birer gider yolcular,
Birer birer gelirler sonra,
Birer dosttur, birer sığınak,
Birer birer bekleriz.
Birer birer...
12/08/08-01:12-Rize...
9 Ağustos 2008 Cumartesi
Kalanlar Yarım!
Bak şimdi yarım bıraktık gene! "Kalk" dediler sofradan, "acil birşey var!" Kalktık ve çay yarım kaldı, ekmek yarım! Uykudaydık, uyandırdılar! Uyku yarım kaldı ve düşler yarım! Tuvalette sigara içiyorduk, sinirlice vurdu birisi kapıyı! Keyfimiz yarım kaldı!Sigaranın en keyifli yerinde otobüs geldi, sigaramız yarım kaldı!
Gecenin en güzel yerinde uykum geldi! Gece yarım kaldı! Yarım bir elma verdiler, yedim birazını, kapı çaldı gelen misafir! Bak elma yarım kaldı! Zaten yarımdı hepten yarım kaldı! Tam yazıyordum ne güzel! Elektirikler kesildi! Güzel kelimeler yarım kaldı! Aldın gittin kalbimi, bak şimdi yarım kaldım...
Yarımşar ekmekten iki döner ısmarladım, param bitmiş, tokluğum yarım kaldı! Yarım saat bekledim güneşin doğmasını, bulut geldi günüm yarım kaldı! Yarım gün tatilim vardı, işe geç kaldım, günüm yarım kaldı! Çorabımın teki yok, sigara bende de, çakmağı bulamadım! Televizyonu açacağım, kumanda yok! Bak boş zaman da yarım kaldı!
Resim çizeyim dedim, kalem kırıldı, şarkı söyleyeyim dedim sesim kısıldı! Susadım su içiyordum bardak kırıldı! Balon aldım havası söndü! Parka gittim yer yoktu! Çocuk oldum hiç gülmedim! Çocukluğum yarım kaldı! Bahçede türlü çiçek var, birisini kopardım, çok hoşuma gitti ama, diğerleri yanlız kaldı! Bak bu kez yarı kalmadılar, yanlız kaldılar! Aslında; ha yanlız kaldı, ha yarım kaldı! Kalanlar yarım...
Gecenin en güzel yerinde uykum geldi! Gece yarım kaldı! Yarım bir elma verdiler, yedim birazını, kapı çaldı gelen misafir! Bak elma yarım kaldı! Zaten yarımdı hepten yarım kaldı! Tam yazıyordum ne güzel! Elektirikler kesildi! Güzel kelimeler yarım kaldı! Aldın gittin kalbimi, bak şimdi yarım kaldım...
Yarımşar ekmekten iki döner ısmarladım, param bitmiş, tokluğum yarım kaldı! Yarım saat bekledim güneşin doğmasını, bulut geldi günüm yarım kaldı! Yarım gün tatilim vardı, işe geç kaldım, günüm yarım kaldı! Çorabımın teki yok, sigara bende de, çakmağı bulamadım! Televizyonu açacağım, kumanda yok! Bak boş zaman da yarım kaldı!
Resim çizeyim dedim, kalem kırıldı, şarkı söyleyeyim dedim sesim kısıldı! Susadım su içiyordum bardak kırıldı! Balon aldım havası söndü! Parka gittim yer yoktu! Çocuk oldum hiç gülmedim! Çocukluğum yarım kaldı! Bahçede türlü çiçek var, birisini kopardım, çok hoşuma gitti ama, diğerleri yanlız kaldı! Bak bu kez yarı kalmadılar, yanlız kaldılar! Aslında; ha yanlız kaldı, ha yarım kaldı! Kalanlar yarım...
7 Ağustos 2008 Perşembe
HP REZALETİ !
Yaklaşık 2 aydır neredeyse ruh hastası olmama sebep olmuş bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Ben çok uzun yıllardır saplantı halinde HP kullanıyorum, ne alırsam HP alıyorum. Bunun birinci sebebi ise, artık bilmiyorum şanstan mıdır, hiçbir şekilde en ufak bir problem yaşamamış olmamdı. Yani 2 ay öncesine kadar teknik servis yüzü görmemiş bir tüketiciyim :-) Etrafımda herkesi de şimdiye dek HP almaya teşvik ettim. Yoğun ısrarlara karşın özellikle dizüstü bilgisayar konusunda Toshiba’ya geçmedim, geçemedim, nasıl bağlı bir müşteriysem artık :-)
Gelelim konumuza. Benim emektar 4 yıllık HP dizüstü bilgisayarın hafızasını artırmaya yani RAM taktırmaya karar verdim. Bir iş nedeniyle yurtdışında olduğum için Hp Türkiye’yi arayarak bulunduğum yerin yetkili servisinin bilgilerini aldım. Ve macera işte bu anda başladı.
Bilgisayarı servise verdim, bir gün sonra gelip almamı istediler. Hazır elleri değmişken bir de format da atmalarını rica ettim. Ertesi gün almaya vaktim olmadığından servise eşimi gönderdim. Servise girdiğinde iki genç bilgisayarda oyun oynuyormuş, eşime binbir oflama puflama ile bilgisayarının hangisi olduğunu sormuşlar. O da sinirlenmiş, elindeki kağıdı vermiş. İki genç uzun zaman bilgisayarı aramış, sonunda çantasıyla birlikte yaklaşık on tane bilgisayarın altına atılmış şekilde bulmuşlar ve olayı hatırladıklarını ancak bakmaya vakitlerinin olmadığını, ancak 2-3 gün sonra bakabileceklerini, baksalar bile ellerinde RAM olmadığını, sipariş verseler uzun zamanda geleceğini ve bunun da yaklaşık 120 dolardan fazlaya patlayacağını, çok yoğun (!) olduklarını belirtmişler. Eşim de sinirlenmiş, bilgisayarı aldığı gibi çıkmış.
Yol üstünde gördüğü ilk bilgisayarcıya girerek, Ram taktırmak istediğini söylemiş, oradaki genç çantayı bir açmış, bir de ne görsünler, DVD kapağı kırık ve kapanmıyor, içinde de kırık plastik parçalar dolu !. Bunun üzerine Hp servisini aramış ama sorumluluğu kimse üzerine almayınca, eşim lanet ederek konuyu bıraktı ve o bilgisayarcıda RAM’i taktırarak eve geldi. Ben de bu konuyu bir hayli kafaya taktım, derdim yeni Dvd falan da değildi, derdim hatalıların en azından bir özür dilemesiydi ve bu kadar güvendiğim HP imajının bu tip insanlarca yıkılmasını önlemekti. Gönüllü HP elçisi olmak benim neyimeyse?! Oturdum konuyu hem Amerika hem de Türkiye HP’ye yazdım, anlattım. HP Türkiye beni birkaç defa aradı ancak hala bir sonuca ulaşılamadı.
Bununla yetinmeyerek, bulunduğum ülkenin Hp genel merkezine ulaştım. Teknik servislerin kalitesi ve hizmeti onların sorumluluğunda.Burada yetkili kişiden aldığım cevap şu oldu: “Teknik servisin hataları veya onların iyi hizmet vermesi bizi ilgilendirmez, onları kontrol etme veya uyarma işi de bizimle alakalı değil.” !
Bundan çok kısa bir süre sonra (1 hafta kadar) bilgisayar durduk yerde ısınmaya, kapanıp açılmamaya başladı. Biz de elimiz mecbur, denize düşen yılana sarılır hesabı, burada bu konuda herhangi bir uzman bulunmadığı için, düştük yine HP yetkili servis yollarına. Aldılar baktılar, ana kartı yanmış, 650 dolarcık gerekiyor dediler. Fakat bilgisayar arada kendi kendine açılıyor, kullanılabiliyor, yani sanki anakart arızası değil de chipset veya güç kaynağı ile ilgili bir şeymiş gibi duruyor. Fakat bunu onlara anlatmak güç çünkü kolay olanı alıp yenisini koymak ne de olsa ! Ve ayrıca onlara ilk götürdüğümde DVD kapağını kırmışlardı, don lastiğiyle tutturmuş dolaşıyordum kapağı ve şimdi bunların bilgisayarı açıp orasını burasını da daha önce kurcalamamış olduklarından nasıl emin olabilirdim ki? El değmemiş kızoğlankız bilgisayarım pert oldu çıktı !
Bunun üzerine ben oturdum Hp ye yeni bir yazı yazdım ve Hp servisi nedeniyle, sapasağlam bilgisayarıma Ram taktırma sevdamla, elimdeki bilgisayardan da olduğumu anlattım ve muhtemelen büyük olmayan arızasının Türkiye HP tarafından tamir edilmesini istedim. Bilgisayarı TR’ye götürecek birini de buldum. Ayrıca zaten yeni bilgisayar da almak istediğim için bir HP DV6760 siparişimi de aynı kişiye verdim. Ama HP’den bir telefon geldi ve kendilerinin kesinlikle ücretsiz olarak eski bilgisayarımı onaramayacaklarını belirttiler. Bu noktaya kadar hala insan hatalarının bir markaya zarar vermesine izin vermemeyi düşünüyordum. Yeni bilgisayarımı da 2500 YTL vererek almak üzereydim tam da. Tek istediğim eskisinin en azından tamir edilerek biraz gönlümün alınması idi. Ücretsiz tamir edemeyeceklerse bile, en azından bana jest yapıp birkaç kuruş indirim yaparlar da gönlümü alırlar belki demiştim. Ama HP için kendi hatalarına rağmen müşteri bağlılığının devamının bir önemi olmadığını görünce de, derhal sipariş verdiğim arkadaşımı aradım, bana Hp değil, taş gibi en iyisinden bir Toshiba almasını istedim, kaça mal olursa olsun. Bunu yaptığımı HP'ye de yazdım, Toshiba aldığımı söyleyip teşekkür (!) ettim, ama cevap veren dahi çıkmadı. Nitekim bugün yeni Toshiba bilgisayarım alındı, birkaç gün içerisinde elime geçecek.
O kadar problem yaşamama rağmen, ne olursa olsun yine marka alışkanlığımı değiştirmeye niyetim yoktu. Ta ki Hp bana son darbeyi vurana kadar. Internetten şöyle bir araştırdığımda, Hp mağdurlarının bir çok site açtığını, bir çok forumda yazılar yazdıklarını gördüm.
Bildiğiniz gibi Dell de çok iyi bir markadır. Dell’in daha ucuz olmasının tek sebebi yedek parça maliyetinin olmamasıdır. Yani teknik servisler, kurumsal müşterileri dışında yedek parça stoğu bulundurmazlar. Sizin bir arızanız olduğunda yurtdışına sipariş verilir, bu sipariş ortalama 3 haftada gelir. Teknik servis ve distribütörlerin yedek parça stoklama durumu olmadığı için de, bu maliyetin düşülmesiyle bilgisayarın da tüm dünyada fiyatı düşer.
Hp’nin de yedek parça bulundurmadığını ben bu maceramla öğrenmiş bulunuyorum.
Kıssadan hisse, hiç kimseye kesinlikle HP önermiyorum. Her şey alana kadar, aldıktan sonra rezillik diz boyuna çıkıyor. Dizüstü bilgisayar deyince, kesinlikle notebook’un tankı denilen Toshiba’dan şaşmamak lazımmış, bu da benim kulağıma küpe olsun. Nitekim yeni bilgisayarımı sipariş vermeden önce bilimum bilgisayar satıcılarını telefonla aradım ve hepsinin de ilginç bir şekilde benimle aynı fikirde olduğunu ve Toshiba’yı tercih etmem gerektiğini önerdiklerini gördüm. Ne oldu, aslında HP görünüşte bir tek müşteri kaybetti gibi görünüyor ama işin aslı öyle değil. Ben de bilişim sektöründenim ve tanıdığım tüm firmalar bir şey alırken bana da fikir sorarlar. Elbette artık ben de gerek Internet vasıtasıyla gerekse sözle bu olayı herkese duyuracağım. Tüketici haklarını, müşteri hizmetlerinin gerçek anlamını onlar öğrenene dek de bu işin peşini bırakmayacağım. Internette gördüğüm kadarıyla tek mağdur ben de değilmişim Ve artık HP’den bir şey de istemiyorum, zaten yeni Toshiba’mı aldım, çok mutluyum ve eski HP bilgisayarımı da memlekete dönünce normal bir bilgisayarcıya tamir ettirmeye çalışacağım. Düzelirse düzelir, düzelmezse atarım gider.
Bu hareketleri nedeniyle HP’yi kınıyorum ve bundan sonra HP kullanmaya da, tavsiye etmeye de sonsuz kadar tövbe ediyorum ! Ve aşağıdaki linklerde de görebileceğiniz gibi Hp Mağdurları için site bile açıldığını ve yalnız olmadığımı, hatta benim yaşadıklarımın aşağıda yaşananların yanında neredeyse bir hiç olduğunu görüyorum :
http://pavilionmagdurlari.blogspot.com/
http://www.cisday.org/2006/10/16/hp-hakkinda-birseyler/
http://www.harmankaya.org/yazi-97-HP-Ile-Sonunda-Mahkemelik-Olacagim.html
http://kimliksiz.org/kimliksizsiniz/index.php?view=article&catid=40%3Aguendem&id=149%3Ahp-madurlar&option=com_content&Itemid=53
http://forum.donanimhaber.com/m_18707810/tm.htm
Ben çok uzun yıllardır saplantı halinde HP kullanıyorum, ne alırsam HP alıyorum. Bunun birinci sebebi ise, artık bilmiyorum şanstan mıdır, hiçbir şekilde en ufak bir problem yaşamamış olmamdı. Yani 2 ay öncesine kadar teknik servis yüzü görmemiş bir tüketiciyim :-) Etrafımda herkesi de şimdiye dek HP almaya teşvik ettim. Yoğun ısrarlara karşın özellikle dizüstü bilgisayar konusunda Toshiba’ya geçmedim, geçemedim, nasıl bağlı bir müşteriysem artık :-)
Gelelim konumuza. Benim emektar 4 yıllık HP dizüstü bilgisayarın hafızasını artırmaya yani RAM taktırmaya karar verdim. Bir iş nedeniyle yurtdışında olduğum için Hp Türkiye’yi arayarak bulunduğum yerin yetkili servisinin bilgilerini aldım. Ve macera işte bu anda başladı.
Bilgisayarı servise verdim, bir gün sonra gelip almamı istediler. Hazır elleri değmişken bir de format da atmalarını rica ettim. Ertesi gün almaya vaktim olmadığından servise eşimi gönderdim. Servise girdiğinde iki genç bilgisayarda oyun oynuyormuş, eşime binbir oflama puflama ile bilgisayarının hangisi olduğunu sormuşlar. O da sinirlenmiş, elindeki kağıdı vermiş. İki genç uzun zaman bilgisayarı aramış, sonunda çantasıyla birlikte yaklaşık on tane bilgisayarın altına atılmış şekilde bulmuşlar ve olayı hatırladıklarını ancak bakmaya vakitlerinin olmadığını, ancak 2-3 gün sonra bakabileceklerini, baksalar bile ellerinde RAM olmadığını, sipariş verseler uzun zamanda geleceğini ve bunun da yaklaşık 120 dolardan fazlaya patlayacağını, çok yoğun (!) olduklarını belirtmişler. Eşim de sinirlenmiş, bilgisayarı aldığı gibi çıkmış.
Yol üstünde gördüğü ilk bilgisayarcıya girerek, Ram taktırmak istediğini söylemiş, oradaki genç çantayı bir açmış, bir de ne görsünler, DVD kapağı kırık ve kapanmıyor, içinde de kırık plastik parçalar dolu !. Bunun üzerine Hp servisini aramış ama sorumluluğu kimse üzerine almayınca, eşim lanet ederek konuyu bıraktı ve o bilgisayarcıda RAM’i taktırarak eve geldi. Ben de bu konuyu bir hayli kafaya taktım, derdim yeni Dvd falan da değildi, derdim hatalıların en azından bir özür dilemesiydi ve bu kadar güvendiğim HP imajının bu tip insanlarca yıkılmasını önlemekti. Gönüllü HP elçisi olmak benim neyimeyse?! Oturdum konuyu hem Amerika hem de Türkiye HP’ye yazdım, anlattım. HP Türkiye beni birkaç defa aradı ancak hala bir sonuca ulaşılamadı.
Bununla yetinmeyerek, bulunduğum ülkenin Hp genel merkezine ulaştım. Teknik servislerin kalitesi ve hizmeti onların sorumluluğunda.Burada yetkili kişiden aldığım cevap şu oldu: “Teknik servisin hataları veya onların iyi hizmet vermesi bizi ilgilendirmez, onları kontrol etme veya uyarma işi de bizimle alakalı değil.” !
Bundan çok kısa bir süre sonra (1 hafta kadar) bilgisayar durduk yerde ısınmaya, kapanıp açılmamaya başladı. Biz de elimiz mecbur, denize düşen yılana sarılır hesabı, burada bu konuda herhangi bir uzman bulunmadığı için, düştük yine HP yetkili servis yollarına. Aldılar baktılar, ana kartı yanmış, 650 dolarcık gerekiyor dediler. Fakat bilgisayar arada kendi kendine açılıyor, kullanılabiliyor, yani sanki anakart arızası değil de chipset veya güç kaynağı ile ilgili bir şeymiş gibi duruyor. Fakat bunu onlara anlatmak güç çünkü kolay olanı alıp yenisini koymak ne de olsa ! Ve ayrıca onlara ilk götürdüğümde DVD kapağını kırmışlardı, don lastiğiyle tutturmuş dolaşıyordum kapağı ve şimdi bunların bilgisayarı açıp orasını burasını da daha önce kurcalamamış olduklarından nasıl emin olabilirdim ki? El değmemiş kızoğlankız bilgisayarım pert oldu çıktı !
Bunun üzerine ben oturdum Hp ye yeni bir yazı yazdım ve Hp servisi nedeniyle, sapasağlam bilgisayarıma Ram taktırma sevdamla, elimdeki bilgisayardan da olduğumu anlattım ve muhtemelen büyük olmayan arızasının Türkiye HP tarafından tamir edilmesini istedim. Bilgisayarı TR’ye götürecek birini de buldum. Ayrıca zaten yeni bilgisayar da almak istediğim için bir HP DV6760 siparişimi de aynı kişiye verdim. Ama HP’den bir telefon geldi ve kendilerinin kesinlikle ücretsiz olarak eski bilgisayarımı onaramayacaklarını belirttiler. Bu noktaya kadar hala insan hatalarının bir markaya zarar vermesine izin vermemeyi düşünüyordum. Yeni bilgisayarımı da 2500 YTL vererek almak üzereydim tam da. Tek istediğim eskisinin en azından tamir edilerek biraz gönlümün alınması idi. Ücretsiz tamir edemeyeceklerse bile, en azından bana jest yapıp birkaç kuruş indirim yaparlar da gönlümü alırlar belki demiştim. Ama HP için kendi hatalarına rağmen müşteri bağlılığının devamının bir önemi olmadığını görünce de, derhal sipariş verdiğim arkadaşımı aradım, bana Hp değil, taş gibi en iyisinden bir Toshiba almasını istedim, kaça mal olursa olsun. Bunu yaptığımı HP'ye de yazdım, Toshiba aldığımı söyleyip teşekkür (!) ettim, ama cevap veren dahi çıkmadı. Nitekim bugün yeni Toshiba bilgisayarım alındı, birkaç gün içerisinde elime geçecek.
O kadar problem yaşamama rağmen, ne olursa olsun yine marka alışkanlığımı değiştirmeye niyetim yoktu. Ta ki Hp bana son darbeyi vurana kadar. Internetten şöyle bir araştırdığımda, Hp mağdurlarının bir çok site açtığını, bir çok forumda yazılar yazdıklarını gördüm.
Bildiğiniz gibi Dell de çok iyi bir markadır. Dell’in daha ucuz olmasının tek sebebi yedek parça maliyetinin olmamasıdır. Yani teknik servisler, kurumsal müşterileri dışında yedek parça stoğu bulundurmazlar. Sizin bir arızanız olduğunda yurtdışına sipariş verilir, bu sipariş ortalama 3 haftada gelir. Teknik servis ve distribütörlerin yedek parça stoklama durumu olmadığı için de, bu maliyetin düşülmesiyle bilgisayarın da tüm dünyada fiyatı düşer.
Hp’nin de yedek parça bulundurmadığını ben bu maceramla öğrenmiş bulunuyorum.
Kıssadan hisse, hiç kimseye kesinlikle HP önermiyorum. Her şey alana kadar, aldıktan sonra rezillik diz boyuna çıkıyor. Dizüstü bilgisayar deyince, kesinlikle notebook’un tankı denilen Toshiba’dan şaşmamak lazımmış, bu da benim kulağıma küpe olsun. Nitekim yeni bilgisayarımı sipariş vermeden önce bilimum bilgisayar satıcılarını telefonla aradım ve hepsinin de ilginç bir şekilde benimle aynı fikirde olduğunu ve Toshiba’yı tercih etmem gerektiğini önerdiklerini gördüm. Ne oldu, aslında HP görünüşte bir tek müşteri kaybetti gibi görünüyor ama işin aslı öyle değil. Ben de bilişim sektöründenim ve tanıdığım tüm firmalar bir şey alırken bana da fikir sorarlar. Elbette artık ben de gerek Internet vasıtasıyla gerekse sözle bu olayı herkese duyuracağım. Tüketici haklarını, müşteri hizmetlerinin gerçek anlamını onlar öğrenene dek de bu işin peşini bırakmayacağım. Internette gördüğüm kadarıyla tek mağdur ben de değilmişim Ve artık HP’den bir şey de istemiyorum, zaten yeni Toshiba’mı aldım, çok mutluyum ve eski HP bilgisayarımı da memlekete dönünce normal bir bilgisayarcıya tamir ettirmeye çalışacağım. Düzelirse düzelir, düzelmezse atarım gider.
Bu hareketleri nedeniyle HP’yi kınıyorum ve bundan sonra HP kullanmaya da, tavsiye etmeye de sonsuz kadar tövbe ediyorum ! Ve aşağıdaki linklerde de görebileceğiniz gibi Hp Mağdurları için site bile açıldığını ve yalnız olmadığımı, hatta benim yaşadıklarımın aşağıda yaşananların yanında neredeyse bir hiç olduğunu görüyorum :
http://pavilionmagdurlari.blogspot.com/
http://www.cisday.org/2006/10/16/hp-hakkinda-birseyler/
http://www.harmankaya.org/yazi-97-HP-Ile-Sonunda-Mahkemelik-Olacagim.html
http://kimliksiz.org/kimliksizsiniz/index.php?view=article&catid=40%3Aguendem&id=149%3Ahp-madurlar&option=com_content&Itemid=53
http://forum.donanimhaber.com/m_18707810/tm.htm
Haykırdım içimden sessizce
İnsanın bazen içindekileri yazamaması ve söyleyememsi gibi, dayanılmaz durumlar var! Söylemek istediklerin ve söylenecek o kadar söz var ama buna müsade yok ya da imkan!
Paylaşılması gereken ve zamana yenik düşen kelimeler, duygular ve ifadeler! İnsan istiyor ki; Al içimdekiler bunlar ve hepsi sana! demek istiyor! İstiyor,istiyor,istiyor ama yapamıyor!
Cehennemin zebanileri, her sokağın başını tutmuş, kelimelerin geçebileceği bir yer kalmamış! Zincirlerle bağlı her harf yanlızlığa! Bir güvercine versek sözlerimizi ve göndermek istesek, uçarken vurur bir vicdansız! Güneşe göndersek erir, geceye göndersek kaybolur! Susuz bıraksak kurur! Sözler vardır bazen işte, yazamassın söyleyemessin, anlatamassın! Elinden birşey gelmez! Çaresizce bakarsın ve mecburen susarsın! Susuzluğun söylemektir ve anlatmaktır ama yapamassın! Aslında yapmak istediklerin yani söylemek istediklerindir. Söylemek sadece bir kefil olsun diye söylemek! Yoksa tüm amaç gerçekleştirmektir sözleri! Zaten sadece söz ise hiç söylenmemeli! Yürek dayanmaz o zaman, sözde değil özde olmalı kelimeler! Ama buna birde izin vermeli anlar! Anlar çaresizliğe çivilediğinde düşünceleri, elinden gelmiyenlerle, elinden geldiğince yetinmeye çalışırsın! Zor anlardır ve bununla yaşamalısın!
İnsan bir kaya da çiçek bahçesi yaratmak ister, işte çaresizlikte buna benzer! Aslında imkan verseler ve müsade etseler, güneşi yeniden doğurur insan, önce avuçlarından ve sonra parmaklarından. Büyütür güneşi ve ışığıyla ısıtır istediklerini! Kalabalıklarda yanlız dolaşmak gibidir söyleyememek! Susmak gibidir haykırmak istediğinde! İdam sehpasında asılırken bile, bakmak gözlerine ve şunları söylemek istersin;
"Sana büyüttüm herşeyi çok yanlızdım ve susmak zorunda bırakıldım! Ama inan bana Haykırdım içimden sessizce!"
Paylaşılması gereken ve zamana yenik düşen kelimeler, duygular ve ifadeler! İnsan istiyor ki; Al içimdekiler bunlar ve hepsi sana! demek istiyor! İstiyor,istiyor,istiyor ama yapamıyor!
Cehennemin zebanileri, her sokağın başını tutmuş, kelimelerin geçebileceği bir yer kalmamış! Zincirlerle bağlı her harf yanlızlığa! Bir güvercine versek sözlerimizi ve göndermek istesek, uçarken vurur bir vicdansız! Güneşe göndersek erir, geceye göndersek kaybolur! Susuz bıraksak kurur! Sözler vardır bazen işte, yazamassın söyleyemessin, anlatamassın! Elinden birşey gelmez! Çaresizce bakarsın ve mecburen susarsın! Susuzluğun söylemektir ve anlatmaktır ama yapamassın! Aslında yapmak istediklerin yani söylemek istediklerindir. Söylemek sadece bir kefil olsun diye söylemek! Yoksa tüm amaç gerçekleştirmektir sözleri! Zaten sadece söz ise hiç söylenmemeli! Yürek dayanmaz o zaman, sözde değil özde olmalı kelimeler! Ama buna birde izin vermeli anlar! Anlar çaresizliğe çivilediğinde düşünceleri, elinden gelmiyenlerle, elinden geldiğince yetinmeye çalışırsın! Zor anlardır ve bununla yaşamalısın!
İnsan bir kaya da çiçek bahçesi yaratmak ister, işte çaresizlikte buna benzer! Aslında imkan verseler ve müsade etseler, güneşi yeniden doğurur insan, önce avuçlarından ve sonra parmaklarından. Büyütür güneşi ve ışığıyla ısıtır istediklerini! Kalabalıklarda yanlız dolaşmak gibidir söyleyememek! Susmak gibidir haykırmak istediğinde! İdam sehpasında asılırken bile, bakmak gözlerine ve şunları söylemek istersin;
"Sana büyüttüm herşeyi çok yanlızdım ve susmak zorunda bırakıldım! Ama inan bana Haykırdım içimden sessizce!"
6 Ağustos 2008 Çarşamba
Nasıl Delirdim?
Yaptığı işe yanlış sahip çıkan, ne ürettiğini bilmeyen, ürettiği veya pazarladığı mal hakkında bilgi veremeyen, bir ürünü satana kadar müşterisine değer verip daha sonra ortaya çıkan sorunlarda ortadan yok olan, karşısındakini resmen enayi yerine koyup kandıran insanlara ve firmalara sinir oluyorum!!!
Bu anlatacağım olay beş ay önce yaşadığım ve CHAOTIC GONDERİLER'de de anlattığım bir olaydır. Hazır yeri ve zamanı gelmişken tekrar burada gündeme getirmek istedim ki; -ve bu sefer isim de vereceğim- insanlar bu firmanın tavrını, bünyesinde ne tür insanlar barındırdığını öğrenip alışveriş yaparken dikkatli olsunlar ya da bence sinir komasına girmek istemiyorlarsa vazgeçsinler.
Yaklaşık beş ay önce internetten satın aldığım, bana kitaplık diye teslim edilen fakat koliyi açtığımda hayretle bir hurda satın almış olduğumu görmemle başladı mücadelem… "Biz size geri döneceğiz, lütfen bekleyin, hemen çözeceğiz…" türünden o anda müşteriyi yatıştırmaya yönelik ama esas amacı "baştan savma" olan cümleleri kaç kere duydum sayamam, bilmiyorum… İş dünyasında bulunmuş ve bu tarz konuşmaların nereye varacağını bilen bir insan olarak oturup onların bana geri dönmesini beklemedim tabii. Israrla bana verilmeyen genel müdürün cep telefonunu buldum önce… Sonra da kendisini… Beni şaşırtan ve hiç şüpheye yer bırakmayan bir ses tonuyla kitaplığın geri alınacağını ve yenisinin de ekspres bir kargoyla hemen bana ulaştırılacağını söyledi. Afalladım… Oysa ben kendimi tek silahımızın sözcükler olduğu bir dövüşün ortasına atmaya çoktan hazırlamıştım. Gerçekten de dediği gibi iki gün içinde yeni kitaplığıma kavuştum.
O sıralarda eşim bir eğitim için şehirdışında bulunuyordu ve kitaplığı kurmak için kendimi zorlamamam adına kendisini beklememi istedi. Durur muyum? Sabırsızlık, acelecilik, kafama koyduğumu gerçekleştirme tutkusu burcumun en baskın özelliği… Bir an önce kurup, içine en değerli kitaplarımı, üzerine de en güzel fotoğraflarımızdan birini yerleştirmek ve sonra elime aldığım bir fincan kahveyle karşısına geçip seyrederken dinlenmek… Kurarken aklımda hep bunlar vardı. Kitaplığın altı, ortası, rafları derken sıra yanlarına geldi. Önce sağ yanı taktım, sonra sol yan diye elime aldığım ikinci bir sağ yan parçayla başımdan aşağı kaynar sular döküldü. "Acaba ben mi bir hata yaptım?" diye, her şeyi baştan aldım, tersini çevirdim, döndürdüm, yatırdım… Hayır hata bende değildi. Bu sefer de sol yerine iki adet sağ parça gelmişti. Çaresiz bir çığlık attım önce… Sonra telefon trafiği başladı yeniden… Bu arada aldığım kitaplığınki kadar bir de telefon faturası ödedim.
Bir insanın kendi ürettiği mobilyayı bilmemesi kadar içler acısı bir durum olamaz; bana ısrarla o parçaların simetrik olduğunu, sağ-sol fark etmediğini, kibarca benim beceremediğimi anlatmaya çalışırlarken ben elimde telefon, duvarın köşesine çökmüş artık sinirimden hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. Beni sevmeyeni de severim ama beni anlamayanı sevmem… Dinlemeden, karşısındakinin ne dediği hakkında en ufak bir fikri olmadan sürekli konuşarak kendi doğrularını benimsetmeye çalışanları sevmem… Kendisini bir kez olsun karşısındaki insanın yerine koymayı hiç denememiş olanları sevmem… Dar görüşlüleri sevmem… Karşı tarafta hepsi vardı ve ben anlayamıyor olmasına daha fazla dayanamayarak telefonu kapattım. Niyetim bütün parçaları kocaman bir kutuya doldurup götürüp evimin önündeki çöpe öylece bırakmaktı.
Yüzüme buz gibi soğuk su çarparken cep telefonum çaldı. Arayan bayan haklı olduğumu, parçaların sağlı ve sollu olarak üretildiğini, bir yanlışlık yapıldığını ve bana hemen sol parçanın gönderileceğini, mobilya üretim merkezinde çalışan o beyin adına özür dilediğini söyledi. Mobilya üretim merkezinde çalışan… Baş üretim sorumlusu… Bu kitaplığı üreten şahıs… Hepsi beynimde dönüp duruyordu. Ne ürettiğini bilmeyen, parçalarını tanımayan, simetrik diye benimle iddialaşan ve beni beceriksizlikle suçlayan… Acaba böyle kaç kişi vardı; yaptığı işe yanlış sahip çıkan, ne ürettiğini bilmeyen, ürettiği veya pazarladığı mal hakkında bilgi veremeyen…?
Ben doğru parçanın artık bana ulaştırılacağından emin yine beklemeye başladım. Bir gün, iki gün, üç gün derken bir hafta... Tahmin edeceğiniz üzere tekrar aradım. En son beni arayan ve bana hak veren bayanla görüşmek bir türlü nasip olmadı ve ben bana hala o parçaların simetrik olduğunu fakat gene de bir adet sol yan parçanın bana gönderileceğini söyleyen insanlarla muhatap olmak durumunda kaldım. Tam üç hafta odanın orta yerinde yarım kurulmuş ve tamamlanması için bir adet sol yan parçaya ihtiyacı olan, baktıkça sinirlerimi bozan bir kitaplıkla yaşadım.
Bitti mi sanıyorsunuz? Keşke burada bitseydi... Peşin fiyatına 12 taksit diyerek yaptıkları kampanyayı unutup evet unutup kredi kartımdan tek çekim yaptıklarını ise ekstrem geldiğinde gördüm. Haksızlığa zerre kadar tahammülü olmayan bir insan olarak bunlara bir mail döşedim. Bana verdikleri cevap aynen şuydu:
"O kitaplık sağlı-sollu üretilmiyor, parçaları simetriktir. Biz kendimizde bir hata görmüyor ve bu suçlamaları kabul etmiyoruz. Ücretin tek çekim olması ilgili arkadaşın kampanyayı unutması sonucu ortaya çıkmış olup, "insanlık halidir, doğaldır" diyoruz. İyi günler."
İlgili arkadaşmış! Ne kadar da ilgiliymiş maşallah.
Yorum sizin...
ChaotiC
Ps:Bu firma perakende ve Koçtaş, Migros, Bim, Maxi, Office 1, Superstore, Tekzen gibi yapı market zincirlerine de satış yapmakta olan MMS Mobilyadır efendim.
Dünlük..
Dündü evet..
Bir otobüste idim. Tek başıma koltuğa keyifle kurulmuş. Sevdiklerimi ardımda bırakmış olmanın biraz hüznü, biraz burukluk, biraz biraz işte:)
Arka koltukta bir aile.
Küçük kızın miğdesi bulanıyor. Çıkarıyor da..
Yoo sakinim, miğdem de bulanmıyor üstelik :)
Ama küçük kız perişan, inliyor resmen. Annesinin sesini duyuyorum, sinirleri gergin hissediyorum. Aslında bağırmıyor, kızmıyor. "bana bir daha gezmeye gidelim anne deme, hiçbir yer yok sana.."
Dönüp bağırasım var, bastırıyorum.
Kendi isteği ile mi yaşıyor ki bunları?
Tam annesinin şefkatini beklerken, kelimelerle cezalandırmak.
Mola yerinde kötü kötü bakıyorum..
Rahatladım mı ?
Yokkk.
Onun için yazdım :)
vv.
Bir otobüste idim. Tek başıma koltuğa keyifle kurulmuş. Sevdiklerimi ardımda bırakmış olmanın biraz hüznü, biraz burukluk, biraz biraz işte:)
Arka koltukta bir aile.
Küçük kızın miğdesi bulanıyor. Çıkarıyor da..
Yoo sakinim, miğdem de bulanmıyor üstelik :)
Ama küçük kız perişan, inliyor resmen. Annesinin sesini duyuyorum, sinirleri gergin hissediyorum. Aslında bağırmıyor, kızmıyor. "bana bir daha gezmeye gidelim anne deme, hiçbir yer yok sana.."
Dönüp bağırasım var, bastırıyorum.
Kendi isteği ile mi yaşıyor ki bunları?
Tam annesinin şefkatini beklerken, kelimelerle cezalandırmak.
Mola yerinde kötü kötü bakıyorum..
Rahatladım mı ?
Yokkk.
Onun için yazdım :)
vv.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
