BU BAYRAM HİÇ ÜŞENME İNSANLARI ZİYARET ETMEKTEN! SENEDE 1 KEZ DE OLSA 3 GÜNÜNÜ ONLARA AYIR! KİMSESİZ ÇOCUKLAR, YAŞLILARA ve SANA İHTİYACI OLANLARA...UNUTMA HER GÜNÜN SADECE ÖMRÜNDEN ELİNDE KALANLARIN İLK GÜNÜ ve YAPACAKLARINI, KALAN GÜNLERİNLE İDARE ETMEK ZORUNDASIN...
İYİ BAYRAMLAR ABLALARIM...
29 Eylül 2008 Pazartesi
RAMAZAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN...
Hepinizin Ramazan Bayramını kutluyor; sağlıklı, sıhhatli nice bayramlar diliyorum..
Bayram sevinciniz yüreğinizden hiç eksilmesin...
28 Eylül 2008 Pazar
Bayram Şekeri
Malum önümüz bayram. Sokaklar, mağazalar, dükkanlar, marketler tıklım tıklım kalabalık. Önce her işini son güne bırakan, yumurta kapıya dayanınca harekete geçen ve bu kalabalığı oluşturan insanlara kızıyorum; sonra o kalabalıktan biri olduğum için de kendime...
Girdiğim dükkanlarda satış elemanlarının veya dükkan sahiplerinin tam benimle ilgilenirken ve henüz işim bitmemişken beni orta yerde bırakıp başka insanların işlerine koşmalarına da sinir oluyorum. Bayram nedeniyle yaşadıkları yoğunluktan dolayı çok sıkıştıklarını ve herkese yetemediklerini çok iyi anlıyorum fakat madem durum böyle ve her bayram bu olay tekrarlanıyor; bu işi bir sıraya koyun. Önce gelen ve isteğini belirtenin bir öncelik hakkı olsun. Dün sırf bu yüzden iki dükkanı terk etmek durumunda kaldım ve arkamdan neredeyse sokağın köşesine kadar gelen dükkan sahibinin özür dilemesine, beğendiğim ürünleri daha sakin olan ikinci şubelerine getirtme önerilerine rağmen de geri dönmedim!
Sonra yine girdiğim bu dükkanlarda seçimlerime karışan, beni seçtiğim şeylerden vazgeçirmeye çalışan ya da ısrarla başka bir ürünü satmaya çalışan dükkan sahipleri veya satış elemanlarına da sinir oluyorum. Kardeşimin hediye olarak yapıp getirdiği 1500'lük puzzle tablomu çerçeveletmek için girdiğim dükkanın sahibi, benim beğendiğim ahşap koyu kahverengi çerçeveyi beğenmeyip, ısrarla önüme altın varaklı klasik çerçeve modelleri çıkarıp durdu. O tarz modellerin tabloyu kullanacağım odadaki eşya ve mobilyalarıma uymadığını ve defalarca seçtiğim çerçeveyi istediğimi belirttikten sonra hoşnutsuz bir yüz ifadesiyle kabul etti ve yapmaya koyuldu. Bir de tablom çerçevelenip tamamen bittiğinde ise, bana dönüp işaret parmağını da suratıma doğru sallayarak, "seni gidi seniii, anlıyorsun sen bu işlerden, çok yakıştı, çoook!" demesi yok muydu?
Bir de eşim için seçtiğim çizgili bir gömleğin üzerine ısrarla bana çok renkli ve desenli bir süveter satmak isteyen kızlar vardı kiii... "Hayır!" diyorum, "şayet gömlek düz ve tek renk olsaydı seve seve önerdiğiniz bu süveterlerden alırdım, fakat gömlek zaten çizgili ve üzerine desenli bir süveter gitmez. Ben düz ve tek renk bir süveter istiyorum!" Onlarsa hala bana, "ama neresini beğenmediniz anlamadık ki, bu modellerden çok sattık, herkes çok beğenerek aldı." diyorlardı. "İmdaaat!" diye bir çığlık attım içimden ve, " düz ve tek renk olan süveterlerinizi görebilir miyim?" diye sordum. Kız, "ama bizde o şekilde süveter yok ki, sadece bunlar var." diye cevap verdi. "Haaa şimdi anlaşıldı!" diyerek gömleği de bırakarak çıktım.
Bilemiyorum belki de bir takıntı bu benimki... İki düz şeyi yanyana getirip kullanıyorum da, iki desenli şeyi asla yanyana yakıştıramıyorum ve kullanamıyorum. Gömlek düzse şayet kravat desenli olmalı, süveter desenliyse gömlek düz... Ya da koltuklar çiçekli veya çizgiliyse halı düz olmalı gibi... Aksi takdirde gözümü ve beynimi yoruyor bu tarz görüntüler...
Günün son sinir bozucu olayı ise bir kuruyemişçide yaşandı. Kokusuna dayanamayarak almak istediğim türk kahvesi için girdiğim kuruyemişçide, "100 gr. kahve alabilir miyim?" dediğimde adamın bana öyle bir bakışı vardı ki, görmeliydiniz. Sanki kendisinden 100 gr. kıyma istemişim. Siz hiç, "yarım kilo kahve!'" diyen birine rastladınız mı? Ben rastlamadım. Kahvecileri saymazsak, Türk kahvesi bayatlamasın diye az az alınır, taze taze tüketilir ve bittikçe yerine yenisi alınır. Üstelik 100 gr. da bir kese kağıdını neredeyse tamamen dolduruyor. Bu maddi olanaklarla değil; tamamen keyifle alakalı birşey. Üstelik olsa bile, bir insanın belki de bayramdan bayrama evine soktuğu, sokacağı kahveye bu kadar para ayırabilmesi ayıp mı?
Aslında bu yorgunluklar; ev temizliğinde, mutfakta, alışverişte yaşanan bu telaşlar heyecanla karışık bir mutluluk içeren tatlı yorgunluklar. Bir de bu mutluluğun üzerine gölge düşüren böyle insanlar olmasa...
Herkese sağlık içinde geçireceği, huzurlu ve mutlu bir bayram diliyorum. Bir çocuk sevinci içinde kutlayacağımız, "eski bayramlar" tadında bir bayram olsun! Şeker Bayramlarının en şekeri olsun!
Sevgilerimle...
23 Eylül 2008 Salı
BEN "İNSAN"IM...
Ben "insan"ım. Yaşımın, işimin, yaşadığım coğrafyanın, kimlik rengimin hiçbir önemi yok. Hatta adımın bile... Ben sadece bir "insan"ım. Aklımın alabildiği, beş duyu organımın hissedebildiği ve yüreğimin olabildiği kadar insan...
Kem gözlerin ve kem sözlerin hüküm sürdüğü bu akılalmaz zamanlarda, söz söyleme cesaretini gösterip, söyleyebilecek söz bulamayan veya sözü olamayanların çirkince susturduğu nice sayısız isimden biriyim bende... Hem Hırant Dink'im hem de bir o kadar Uğur Mumcu...
Hem sokaktaki yaşam savaşında, hayata kendince tutunmaya çalışan tinerci çocuğum ben, hem de dünyanın herhangi bir yerinde açlık sınırına, sınırlar ötesi dayanma gücüyle karşı koymaya çalışan binlercesinden biri... Hem bir köşede, oyuncak diye eline tutuşturulan kurşunlarla akıllara zarar oyunların en ağırını ödemekteyim küçücük bedenimle, hem de başka bir toprak parçasının üzerinde annemin reva görüldüğü en ağır işkenceleri kaydetmekteyim güzel gözlerimle silinmemecesine belleğime...
Utanılacak hiçbir şey yapmadığı halde adı tam olarak yazılmayan F.T'yim ben, namus kisvesi altında töreye peşkeş çekilmiş, ve A.Ö'yüm; aynı zihniyetin insani tanımlaması olmayan davranışlarına maruz kalarak daha 16 yaşında anne belletilmiş...
Herkesim ben... kadın, erkek, çocuk, siyah, beyaz, ermeni, türk, yahudi, müslüman farketmez. Herkesi ve herşeyi görebildiğim, duyabildiğim, hissedebildiğim kadar herkes... Her türlü insanlık dışı söze, davranışa, harekete şiddetle karşı çıkabildiğim, tepki verebildiğim avazım çıktığı kadar karşı koyabildiğim kadar insan...
Adım Özlem ve öncelikle "insan"ım ben. Cinsiyetim, yaşım, rengim, dilim, ırkım hepsi sonra gelir...İnsanca olan, insana yakışan her sözü, davranışı, hareketi başımın üzerinde taşır, iyi ve güzel bellerim. Önünde saygıyla eğilirim...
Beni böyle kabul eden, duyan, gören, dinleyen, hisseden beri gelsin...
Kem gözlerin ve kem sözlerin hüküm sürdüğü bu akılalmaz zamanlarda, söz söyleme cesaretini gösterip, söyleyebilecek söz bulamayan veya sözü olamayanların çirkince susturduğu nice sayısız isimden biriyim bende... Hem Hırant Dink'im hem de bir o kadar Uğur Mumcu...
Hem sokaktaki yaşam savaşında, hayata kendince tutunmaya çalışan tinerci çocuğum ben, hem de dünyanın herhangi bir yerinde açlık sınırına, sınırlar ötesi dayanma gücüyle karşı koymaya çalışan binlercesinden biri... Hem bir köşede, oyuncak diye eline tutuşturulan kurşunlarla akıllara zarar oyunların en ağırını ödemekteyim küçücük bedenimle, hem de başka bir toprak parçasının üzerinde annemin reva görüldüğü en ağır işkenceleri kaydetmekteyim güzel gözlerimle silinmemecesine belleğime...
Utanılacak hiçbir şey yapmadığı halde adı tam olarak yazılmayan F.T'yim ben, namus kisvesi altında töreye peşkeş çekilmiş, ve A.Ö'yüm; aynı zihniyetin insani tanımlaması olmayan davranışlarına maruz kalarak daha 16 yaşında anne belletilmiş...
Herkesim ben... kadın, erkek, çocuk, siyah, beyaz, ermeni, türk, yahudi, müslüman farketmez. Herkesi ve herşeyi görebildiğim, duyabildiğim, hissedebildiğim kadar herkes... Her türlü insanlık dışı söze, davranışa, harekete şiddetle karşı çıkabildiğim, tepki verebildiğim avazım çıktığı kadar karşı koyabildiğim kadar insan...
Adım Özlem ve öncelikle "insan"ım ben. Cinsiyetim, yaşım, rengim, dilim, ırkım hepsi sonra gelir...İnsanca olan, insana yakışan her sözü, davranışı, hareketi başımın üzerinde taşır, iyi ve güzel bellerim. Önünde saygıyla eğilirim...
Beni böyle kabul eden, duyan, gören, dinleyen, hisseden beri gelsin...
15 Eylül 2008 Pazartesi
GİRİT' te KIŞI YAŞAMAK
Sabah henüz olmamıştı! Sobada geceden kalma biraz sıcaklık hala duruyor. Pencereye yaklaştım dışarısı aydınlıktı ama sabah hala olmamıştı! Karın beyazlığı ve o muhteşem soğukluk hissi tüm bedenimi sarmıştı! Burnum akıyordu hafiften. Cama yaklaştım iyice, biraz araladım ve bahçedeki kar kokusunu ciğerlerime çektim! Sanırım yaşamak buydu! Hissediyordum her bir kar tanesini ve yaşamak için bir nedenim olduğunu!
Bu gün çok heyecanlıydım aslında! Sabah olmadan önce kilisenin hemen üzerindeki tepede buluşacağız onunla! Kimselere görünmeden gidip görüşmemiz lazım! Hemen üzrimi giymeye başladım! Çoraplarımı giyerken, ayaklarımın buz gibi olduğunu ellerim deyince hisediyorum! Yün çorap seçtim bu gün. Kar soğu da bir başka oluyor! Tüm şehiri örttü işte ve bir benim sevdam dışarda kaldı bu soğukta! Hemen giyinip kapıya doğru yöneldim! Kimseyi uyandırmamak için büyük bir titizlikle araladım kapıyı ve kendimi beyazların içine salıverdim!
Aslında çok soğuk dışarısı! Yalnız heyecandan olsa gerek ya da çok hızlı yürümekten terledim bile! Yazın da bir başka olur buraları aslında! İnsan sevdalanacaksa burada sevdalanmalı! Yürüken karla sohbet ediyordum sanki; her kart kurt sesinde bana birşeyler anlatıyor gibi, tarihten, bugünden, yarından...Kiliseye yaklaştım. Geceye tek delil ayak izlerim oldu! Tepeye doğru çıkıyorum, çıkarken bakıyorum ki ayak izleri var! Demek ki gelmiş! Ah bak nasılda heyecanlandım iyiden iyiye! Buluşacağımız yerden çok güzel gözüküyor şehir! Sanki tek sıra olmuş gibi ayaklarımızın altında bembeyaz bir deniz!
Yukarıya çıktığımda ayak izlerinin klisenin papazına ait olduğunu gördüm! Çok şaşırdım ve korktumda! Papaz bey beni karşıladı;
-Hayırdır bu saatte?
-Uykum kaçtı, şehri izlemek istedim!
-Biliyor musun? Ben hemen hemen her gün bakıyorum bu şehre buradan! Bu gün erken çıkıp bakmak istedim!
-(Bu gün he? dedim içimden) Bu günün bir özelliği var mı?
-Aslında var! Çok sevdiğim komşum dimitri istanbula taşındı bu gece! Ani bir karardı ve ailece gittiler!
-Ne?Nasıl? Neden?
Diyerek saçmalamaya başladım! Olamazdı! Daha dün akşam üzeri ayarlamıştık bu buluşmayı! Demek gittiler he? Şimdi ne yapacağım? Allahım! Sus pus olup kalmıştım öylece!
Papaz efndi biliyordu sevdamızı! Ben olduğum yere çöktüm, ellerim başımda beyazlar altındaki şehre bakıyordum ıslak gözlerle! Papaz efendi omzuma elini koydu;
-Evlat! Sen de falza kalma! Haydi iyi sabahlar! Dedi ve gitti...
Yalnız bir şehir ve yalnız bir ben! Girit sevdanı yaşamakta zor ayrılığını yaşamakta...
Bu gün çok heyecanlıydım aslında! Sabah olmadan önce kilisenin hemen üzerindeki tepede buluşacağız onunla! Kimselere görünmeden gidip görüşmemiz lazım! Hemen üzrimi giymeye başladım! Çoraplarımı giyerken, ayaklarımın buz gibi olduğunu ellerim deyince hisediyorum! Yün çorap seçtim bu gün. Kar soğu da bir başka oluyor! Tüm şehiri örttü işte ve bir benim sevdam dışarda kaldı bu soğukta! Hemen giyinip kapıya doğru yöneldim! Kimseyi uyandırmamak için büyük bir titizlikle araladım kapıyı ve kendimi beyazların içine salıverdim!
Aslında çok soğuk dışarısı! Yalnız heyecandan olsa gerek ya da çok hızlı yürümekten terledim bile! Yazın da bir başka olur buraları aslında! İnsan sevdalanacaksa burada sevdalanmalı! Yürüken karla sohbet ediyordum sanki; her kart kurt sesinde bana birşeyler anlatıyor gibi, tarihten, bugünden, yarından...Kiliseye yaklaştım. Geceye tek delil ayak izlerim oldu! Tepeye doğru çıkıyorum, çıkarken bakıyorum ki ayak izleri var! Demek ki gelmiş! Ah bak nasılda heyecanlandım iyiden iyiye! Buluşacağımız yerden çok güzel gözüküyor şehir! Sanki tek sıra olmuş gibi ayaklarımızın altında bembeyaz bir deniz!
Yukarıya çıktığımda ayak izlerinin klisenin papazına ait olduğunu gördüm! Çok şaşırdım ve korktumda! Papaz bey beni karşıladı;
-Hayırdır bu saatte?
-Uykum kaçtı, şehri izlemek istedim!
-Biliyor musun? Ben hemen hemen her gün bakıyorum bu şehre buradan! Bu gün erken çıkıp bakmak istedim!
-(Bu gün he? dedim içimden) Bu günün bir özelliği var mı?
-Aslında var! Çok sevdiğim komşum dimitri istanbula taşındı bu gece! Ani bir karardı ve ailece gittiler!
-Ne?Nasıl? Neden?
Diyerek saçmalamaya başladım! Olamazdı! Daha dün akşam üzeri ayarlamıştık bu buluşmayı! Demek gittiler he? Şimdi ne yapacağım? Allahım! Sus pus olup kalmıştım öylece!
Papaz efndi biliyordu sevdamızı! Ben olduğum yere çöktüm, ellerim başımda beyazlar altındaki şehre bakıyordum ıslak gözlerle! Papaz efendi omzuma elini koydu;
-Evlat! Sen de falza kalma! Haydi iyi sabahlar! Dedi ve gitti...
Yalnız bir şehir ve yalnız bir ben! Girit sevdanı yaşamakta zor ayrılığını yaşamakta...
14 Eylül 2008 Pazar
Çikin Kurba
Saat 01:00, bir kaç adam var iskelede,
Herkes birisini bekliyor ve her birisi bir köşede,
Bir de bir kurba var, hemen iskele babasının üzerinde.
Sisli bir gece, hafif soğuk var ve biraz ürpertetircesine!
Yanaşıyor işte gemi, hareketlendi birden iskele,
Bir kurbağa kaldı geride ama onunda gözleri gemide,
Kurba dedimse, çikin bişey yani, nerden girdiyse bu şiire?
İniyor yolcular bir bir, ellerinde bavul dolusu hayalleriye,
Ve her hayal kavuşuyor bir bir bekleyenine.
Kalabalık yürüyorken "cork" diye bir ses!
Yoo! Çikin kurba değil o, kenarda kalmış çürük bir domates!
İskele boşalıyor işte,
Bir çikin kurba bir de küçük bir kız kaldı geride.
Yürüdü kız yavaş yavaş, döndü baktı gemiye,
Sonra çikin kurbaya yöneldi niyeyse?
Çükün kurbanın gözleri büyüdü, başladı titremeye,
Küçük kız, hızlandı ve yanaştı iyice,
Uzattı elini çikin kurbaya, yanaştırdı çikini göğsüne,
Baktılar biraz uzunca,
Küçük kız kurbanın, çikin kurba kızın gözlerine,
Uzattı dudaklarını küçük kız,
Öptü çikin kurbayı, onu çok özlemişcesine!
Birden ışıl ışıl oldu tüm iskele, şaşırdı şair bu işe!
Bir baktı ki; Çikin olmuş bir prens!
Küçük kız olmuş prenses! Vay be!
Yalan değil tüm bunlar,
Bakıyorum inanmıyorsun, söyle niye?
İnanmassan atla bir gemiye, gel bu iskeleye,
Çikin kurbayı, küçük kızı bulamassın ama,
Dilden dile dolaşan hikayeleri yayıldı her yere...
Herkes birisini bekliyor ve her birisi bir köşede,
Bir de bir kurba var, hemen iskele babasının üzerinde.
Sisli bir gece, hafif soğuk var ve biraz ürpertetircesine!
Yanaşıyor işte gemi, hareketlendi birden iskele,
Bir kurbağa kaldı geride ama onunda gözleri gemide,
Kurba dedimse, çikin bişey yani, nerden girdiyse bu şiire?
İniyor yolcular bir bir, ellerinde bavul dolusu hayalleriye,
Ve her hayal kavuşuyor bir bir bekleyenine.
Kalabalık yürüyorken "cork" diye bir ses!
Yoo! Çikin kurba değil o, kenarda kalmış çürük bir domates!
İskele boşalıyor işte,
Bir çikin kurba bir de küçük bir kız kaldı geride.
Yürüdü kız yavaş yavaş, döndü baktı gemiye,
Sonra çikin kurbaya yöneldi niyeyse?
Çükün kurbanın gözleri büyüdü, başladı titremeye,
Küçük kız, hızlandı ve yanaştı iyice,
Uzattı elini çikin kurbaya, yanaştırdı çikini göğsüne,
Baktılar biraz uzunca,
Küçük kız kurbanın, çikin kurba kızın gözlerine,
Uzattı dudaklarını küçük kız,
Öptü çikin kurbayı, onu çok özlemişcesine!
Birden ışıl ışıl oldu tüm iskele, şaşırdı şair bu işe!
Bir baktı ki; Çikin olmuş bir prens!
Küçük kız olmuş prenses! Vay be!
Yalan değil tüm bunlar,
Bakıyorum inanmıyorsun, söyle niye?
İnanmassan atla bir gemiye, gel bu iskeleye,
Çikin kurbayı, küçük kızı bulamassın ama,
Dilden dile dolaşan hikayeleri yayıldı her yere...
12 Eylül 2008 Cuma
Tuzlu ve Islak
Ağlarken, gözlerinden yaş yerine dökülen bendim sanki! Her bir damlası ve tuzu, adımdı sanki, sessicce haykırdığın! Tuzlu ve ıslak! Nefes alırken, tam göğsünün ortasında şişip inen bendim sanki! Her nefes alışında içine dolan ben, her nefes verişinde senden ayrılan ben! Bir nefeslik ömürdüm belki! Bir nefeste tüm damarlarına dağılan, kalbine giden kandım! Gözyaşındım, tuzlu ve ıslak!
Ben sana hep kendi açımdan baktım oysa, bencillliğin daniskasıyım işte! Kendi dünyam, kendi hayallerim, kendi arzularım! Kendi içimde bir sen! Oysa önemli olan, sende bir ben yaratabilmekti! Senin tüm dokularında, beş duyu organında, duymayan organlarında! Kendimde bir sen zaten varken, sende bir ben yaratmalıydım aslında! Bencil! Ben ve cil, iki hece ve ikiside ben!
Aslında ağlayan ben olmalıydım, gözünden akan değil, gözümden akan olmalıydın! Tuzlu ve ıslak! Ağlamak rahatlamaktır, oysa ben ağlarken hiç rahat değildim! Çünkü sen rahat değildin! Ölüm sessizliğiyken gecelerin, çoşkun ağlamalarla kutladım yalnızlığımı, bencillik işte! Aslında ben hep kendime ağladım! Sana olmalıydı tüm ağlamalarım! Tuzlu ve ıslak!
Ben sana hep kendi açımdan baktım oysa, bencillliğin daniskasıyım işte! Kendi dünyam, kendi hayallerim, kendi arzularım! Kendi içimde bir sen! Oysa önemli olan, sende bir ben yaratabilmekti! Senin tüm dokularında, beş duyu organında, duymayan organlarında! Kendimde bir sen zaten varken, sende bir ben yaratmalıydım aslında! Bencil! Ben ve cil, iki hece ve ikiside ben!
Aslında ağlayan ben olmalıydım, gözünden akan değil, gözümden akan olmalıydın! Tuzlu ve ıslak! Ağlamak rahatlamaktır, oysa ben ağlarken hiç rahat değildim! Çünkü sen rahat değildin! Ölüm sessizliğiyken gecelerin, çoşkun ağlamalarla kutladım yalnızlığımı, bencillik işte! Aslında ben hep kendime ağladım! Sana olmalıydı tüm ağlamalarım! Tuzlu ve ıslak!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


